Bu yazımıza, İslam’ın ilk emri olan “Oku!” hitabıyla başlamak istedim.
Evet, insanlığı cehaletin karanlığından kurtarıp ilmin, irfanın, hikmetin ve adaletin aydınlığına çıkaracak olan büyük medeniyet inkılabının ilk adımı, Yüce Rabbimizin Cebrâil (a.s.) vasıtasıyla Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimize gönderdiği ilk vahiy ile atılmıştır.
Alak suresinin ilk beş ayetinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı alaktan yarattı. Oku! Senin Rabbin sonsuz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğreten O’dur. İnsana bilmediğini öğreten O’dur.”
Ne muazzam bir başlangıç!
Ne büyük bir çağrı!
Ve ne derin bir hikmet!
İnsanlığın karanlıklar içerisinde yolunu kaybettiği, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, güçlünün güçsüzü ezdiği, hak ve adaletin ayaklar altına alındığı, cehaletin ve taassubun hüküm sürdüğü bir dönemde gelen ilk emir, ne savaşmak ne de hükmetmekti.
İlk emir “Oku!” idi.
Çünkü insanı değiştirmeden toplumu değiştirmek, zihniyetleri dönüştürmeden medeniyet inşa etmek mümkün değildi.
İçinde yaşadığı toplumun ahlaki çöküntüsünden rahatsızlık duyan, insanlığın içine düştüğü buhran karşısında tefekküre yönelen Muhammedü'l-Emîn (s.a.v.), zaman zaman inzivaya çekildiği Nur Dağı'ndaki Hira Mağarası'nda bulunuyordu.
İşte böyle bir zamanda Cibril-i Emîn'in getirdiği ilahi hitap, yalnızca bir insanın değil, bütün insanlığın kaderini değiştirecek bir dönemin başlangıcı oldu.
Hira'da yükselen “Oku!” emriyle başlayan bu kutlu süreç, cehaletin yerine ilmi, zulmün yerine adaleti, merhametsizliğin yerine şefkati, köleliğin yerine insan onurunu esas alan bir medeniyetin doğuşuna vesile oldu.
Dün birbirine düşman olan insanlar kardeş oldu. Güçlünün haklı sayıldığı bir toplumdan, haklının güçlü olduğu bir toplum idealine doğru büyük bir dönüşüm yaşandı.
Buradan anlıyoruz ki cehalet, insanı ve toplumu ifsada sürüklerken; hakikatle, hikmetle ve ahlakla bütünleşen ilim, insanın ve toplumun ıslahına vesile olur.
Ancak burada üzerinde hassasiyetle durmamız gereken önemli bir husus bulunmaktadır. Rabbimiz bize yalnızca okumamızı değil, “Yaratan Rabbinin adıyla okumamızı” emretmektedir. Bu ifade, eğitimin ve ilmin hangi bilinçle ele alınması gerektiğine dair önemli bir ölçü ortaya koymaktadır.
İslami ilimleri öğrenirken de fen bilimlerini, tarihi, matematiği, astronomiyi ve diğer ilimleri tahsil ederken de yaratılışın hikmetini göz ardı etmemek gerekir.
Çünkü bizim inancımıza göre ilim, insanı yalnızca bilgi sahibi yapmak için değil; aynı zamanda hakikate, hikmete, sorumluluğa ve güzel ahlaka ulaştırmak için de vardır.
Bilgiyi ahlaktan, bilimi vicdandan, eğitimi manevi değerlerden kopardığımızda, ortaya çıkan insan her şeyi bilen fakat bildiklerini ne uğruna kullanacağını bilemeyen bir hâle gelebilir. Bugün insanlığın karşı karşıya kaldığı pek çok problemin temelinde de bu çelişki yatmaktadır.
Teknoloji ilerliyor, bilgi çoğalıyor, üniversiteler ve eğitim kurumları artıyor. Ancak bütün bu gelişmelere rağmen savaşlar, zulümler, haksızlıklar, aile içi problemler ve ahlaki yozlaşmalar ortadan kalkmıyor.
Demek ki yalnızca bilgi sahibi olmak yeterli değildir. Asıl mesele, bilgiyi hikmetle; ilmi irfanla; aklı vicdanla ve eğitimi ahlakla buluşturabilmektir.
İlk Mektep Aile, İlk Muallim Anne ve Babadır
İşte burada en büyük sorumluluk aileye düşmektedir. Çünkü insanın ilk mektebi aile, ilk muallimleri ise anne ve babasıdır.
Bir çocuk dünyaya geldiğinde neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilmez. Hayatı, çevresindeki insanların davranışlarını gözlemleyerek öğrenmeye başlar. İlk sevgiyi, ilk merhameti, ilk güveni ve ilk ahlaki davranışları ailesinden öğrenir.
Bu sebeple anne ve babanın görevi yalnızca çocuğunu yedirmek, içirmek, giydirmek ve iyi okullarda okutmak değildir. Asıl görev, çocuğa hayatın anlamını, yaratılışın gayesini, insan olmanın sorumluluğunu ve kulluk bilincini kazandırabilmektir.
Eğer anne ve baba çocuğuna Rabbini tanıtır, Peygamber Efendimizin örnek ahlakını öğretir, eğitimine besmeleyle başlar ve bu istikameti hayatının her safhasında devam ettirirse, o çocuk yalnızca dünyaya değil, bütün varlığa farklı bir nazarla bakmayı öğrenir.
Gökyüzüne baktığında kudreti, toprağa baktığında bereketi, bir çiçeğe baktığında sanatı, bir yetime baktığında merhamet sorumluluğunu hatırlar. İnsanı yalnızca insan olduğu için değerli görür. Haksızlık karşısında susmamayı, güçsüze el uzatmayı, emanete sahip çıkmayı ve adaletten ayrılmamayı öğrenir.
Bugün toplumumuzda üzerinde geniş ölçüde fikir birliği oluşan meselelerden biri, ahlaki ve manevi değerlerimizde yaşanan aşınmadır. Aile bağlarının zayıfladığından, gençlerin değerlerinden uzaklaştığından, saygının azaldığından, toplumsal ilişkilerde güvenin kaybolduğundan şikâyet ediyoruz.
Hemen herkes gelecek nesiller adına endişe taşıdığını ifade ediyor. Peki, bu endişelerimizi gidermek için ne yapıyoruz? Çocuklarımızın eğitimine ne kadar zaman ayırıyoruz? Onlarla ne kadar sohbet ediyor, sorularını ne kadar dinliyor, gönül dünyalarına ne kadar dokunabiliyoruz?
Günlük hayatımızın büyük bir bölümünü dünya meşguliyetlerine ayırırken, evlatlarımızın manevi gelişimine ne kadar önem veriyoruz? İşte asıl sorgulamamız gereken mesele budur. Toplumun gidişatından şikâyet etmek kolaydır. Zor olan, bu gidişatı değiştirecek sorumluluğu üstlenmektir.
Ne yazık ki konuşmaya geldiğinde mangalda kül bırakmayan bizler, iş icraata geldiğinde çoğu zaman kendi söylediklerimizle çelişiyoruz.
Bir Yolculuk, Bir Hatıra ve Acı Bir Hakikat
Yıllar önce Güney Kafkasya ülkelerine bir yolculuğum olmuştu. Bu seyahatim sırasında kısa bir süre Bakü'de ikamet etme imkânı buldum. Öncesinde Gürcistan'da yaklaşık on günlük bir araştırma yaptıktan sonra Gürcistan-Azerbaycan sınırındaki Kırmızı Köprü Sınır Kapısı'ndan geçerek önce Gence'ye, yaklaşık bir hafta sonra da Bakü'ye ulaştım. Kırmızı Köprü'den Gence'ye doğru yolculuk ederken bana refakat eden Azerbaycanlı yol arkadaşlarımla tanıştık ve sohbet etmeye başladık.
Sohbetimiz ilerledikçe konu inanç meselelerine geldi.
Kendilerine:
“Müslüman mısınız?” diye sordum.
Bu sorum karşısında biraz şaşırdılar, hatta sorulmasından rahatsız olduklarını hissettim.
“Ne demek, elhamdülillah Müslümanız!” dediler.
Sohbet esnasında konuşulan bir mesele üzerine kendilerine:
“Peki, az önce konuştuğunuz hususun dinimizce haram kabul edildiğini biliyor musunuz?” diye sordum.
Aldığım cevap beni derinden düşündürdü.
“Haram ne demek?” dediler.
Bir an duraksadım.
Karşımda kendisini Müslüman olarak tanımlayan, Müslümanlığıyla iftihar eden fakat dininin en temel kavramlarından birinin anlamını dahi bilmeyen insanlar vardı.
Sohbetimiz devam ettikçe “Elhamdülillah” ifadesinin Allah'a hamdetmek anlamına geldiğini de bilmediklerini fark ettim. Elbette bu hatıradan hareketle bütün Azerbaycan toplumunu değerlendirmek doğru olmaz. Nitekim Azerbaycan, köklü bir İslam kültürüne, önemli âlimlere ve güçlü manevi mirasa sahip bir coğrafyadır.
Ancak karşılaştığım bu hadise, uzun yıllar dinî hayatın ve eğitimin baskı altında tutulduğu toplumlarda ortaya çıkabilecek manevi ve kültürel kopuşun ne denli derin olabileceğini bana düşündürdü.
O gün kendi kendime şu soruyu sordum:
Bir insan Müslüman olduğunu söylüyor fakat inandığı dinin temel kavramlarını bilmiyorsa, bu kimlik gelecek nesillere nasıl aktarılacaktır?
Aradan yıllar geçti.
Ancak o yolculukta yaşadığım hadise, bugün kendi toplumumuza baktığımda zihnimde yeniden canlanıyor.
Etrafımıza baktığımızda birbirinden oldukça farklı hayat tarzlarıyla karşılaşıyoruz. Bir tarafta tesettüre riayet etmeye çalışan annenin yanında göbeği açık kız çocuğu, diğer tarafta giyim ve yaşam anlayışı bakımından farklı tercihlerde bulunan gençler ve çocuklar görüyoruz.
Elbette insanların kıyafetlerinden hareketle onların imanını, ahlakını veya şahsiyetini kesin hükümlerle değerlendirmek doğru değildir. Ancak bir Müslüman olarak kendi değerlerimiz açısından gençliğimizin ne yöne gittiğini tartışmak en doğal hakkımız.
Şayet çocuklarımıza Allah'ı ve Resulünü tanıtmaz, onları kendi inanç ve medeniyet değerlerimizle buluşturmaz, yaratılışın hikmetini öğretmezsek, gelecekte Müslüman kimliğini taşıdığı hâlde İslam'ın temel esaslarından habersiz nesillerin çoğalması ihtimaliyle karşı karşıya kalabiliriz.
Çocuklarımızı yaşlarına ve ihtiyaçlarına uygun, güvenilir ve nitelikli din eğitimi veren kurumlarla buluşturmalıyız.
Okullarda Kur'an-ı Kerim, Peygamberimizin Hayatı ve Temel Dinî Bilgiler gibi seçmeli dersler hakkında çocuklarımızı bilgilendirmeli, onların bu dersleri bilinçli bir şekilde tercih etmelerine rehberlik etmeliyiz.
Ancak din eğitimini yalnızca bir dersin, bir kursun veya bir kurumun sorumluluğuna da bırakmamalıyız.
Evlerimizde Kur'an okunmalı, Peygamberimizin hayatı konuşulmalı, çocuklarımızın soruları sabırla cevaplandırılmalıdır.
Eğer aksi olursa Azerbaycan yolculuğumuz esnasında karşılaştığımız Müslümanım diyen ancak İslam’dan bihaber bir toplumun meydana gelmesi fazla uzak değildir.
Ancak şunu da ifade etmeden geçemeyeceğim.
Azerbaycan’da bugün yaşanan başörtüsü hadisesi yasak açısından hazmedilecek bir durum olmazken başörtüsüne sahip çıkan o yavrucakların dilinden dökülen cümleler ve Rablerine sığınmaları Azerbaycan’ın geleceğinin aydınlık olacağının açık delilidir.
Vesselam….