Çocukken zannederiz ki anne ve babamız hiç yaşlanmayacak
Babamızı hep güçlü, annemizi hep şefkatli görürüz. Baba yorulmaz sanır, anne hastalanmaz zannederiz... Onların da bir gün ellerinin titreyeceği, adımlarının yavaşlayacağı, gözlerinin kapıda kalacağı hiç aklımıza gelmez.
Sonra yıllar geçer.
Çocuk büyüdükçe, anne ve baba yaşlanır.
Bir zamanlar elimizden tutup yürümeyi öğreten babamız, gün gelir yürürken bizim kolumuza ihtiyaç duyar. Geceleri üzerimizi örten annemiz, gün gelir bir bardak suyu evladının elinden bekler.
Hayat, insana fark ettirmeden rolleri değiştirir.
Fakat ne yazık ki biz bazen bu değişimi çok geç fark ederiz.
Bir çocuğun dünyaya gelişiyle anne ve babanın hayatında yeni bir dönem başlar. Artık insan yalnızca kendisi için yaşamaz. Kendi rahatından, uykusundan, zamanından ve imkânlarından vazgeçerek bir başka insanın hayatını güzelleştirmeye çalışır.
Bir anne gecenin bir yarısı çocuğunun ateşini ölçerken kaç saat uyuduğunu hesaplamaz.
Bir baba evladının ihtiyacını karşılayabilmek için çalışırken yorgunluğunu çoğu zaman eve taşımaz.
Çocuğun yeni ayakkabısı alınır; belki babanınki bir yıl daha giyilir.
Evladın ihtiyacı karşılanır; anne kendi istediğini başka bir zamana erteler.
Çocuk büyürken bunların çoğunu fark etmez. Çünkü ona göre zaten anne ve babanın görevi budur.
Belki de anne babalığın en büyük fedakârlığı tam burada saklıdır:
Yıllar boyunca yapılan fedakârlıkların hesabı tutulmaz. “Senin için şunu yaptım, karşılığında bunu istiyorum.” denmez. Çünkü gerçek anne-baba sevgisinin defterinde alacak ve verecek hesabı yoktur.
Çocuk Büyürken Anne Baba da Yaşlanır
Çocuk için hayat sürekli ileriye doğru gider.
Okul biter, iş hayatı başlar, evlilik olur, çocuklar dünyaya gelir. Yeni sorumluluklar, yeni telaşlar ve yeni hedefler ortaya çıkar.
Fakat insan kendi hayatını kurarken bazen geride sessizce yaşlanan iki insan olduğunu unutabilir.
Telefonlar seyrekleşir.
Ziyaretler ertelenir.
“Bu hafta çok yoğunum.” denir.
“Önümüzdeki hafta uğrarım.” denir.
Ve zaman geçer.
Anne yine bekler.
Baba belki beklediğini belli etmez.
Çünkü bazı babalar özlediklerini söylemekte zorlanır. “Oğlum neden gelmiyorsun?” diyemezler. Telefon açmak ister, “Rahatsız etmeyeyim, işi vardır.” diye vazgeçerler.
Anneler biraz daha açık söyler:
“Ne zaman geleceksiniz?”
Fakat bazen bu basit sorunun ardında büyük bir özlem vardır.
Aslında anne, yalnızca “Ne zaman geleceksiniz?” demiyordur.
“Sizi özledim.” diyordur.
Yaşlanan anne ve babanın evladından beklentisi çoğu zaman zannedildiği kadar büyük değildir.
Belki birkaç dakikalık bir telefon...
Birlikte içilecek bir bardak çay...
Kapılarının ansızın çalınması...
“Anne, nasılsın?”
“Baba, bir ihtiyacın var mı?”
Bazen bütün beklentileri bundan ibarettir.
Gençken zamanın çok olduğunu düşünürüz. “Daha sonra giderim.” deriz. “Bir ara uzun uzun otururuz.” deriz.
Fakat hayatın insana verdiği en acı derslerden biri şudur:
Her ertelemenin bir yarını olmayabilir.
Bir gün aramak istediğimiz telefon artık açılmayabilir.
Bir gün gitmek istediğimiz evin kapısını açacak kimse kalmayabilir.
Bir gün oturup sohbet etmek istediğimiz o koltuk boş olabilir.
İşte o zaman insan, vaktiyle önemsiz gördüğü birkaç dakikanın ne kadar kıymetli olduğunu anlar.
Fakat bazı şeylerin kıymetini kaybettikten sonra anlamak, insana yalnızca pişmanlık bırakır.
Yaşlanmak Sadece Bedenin Zayıflaması Değildir
Yaşlılık denildiğinde çoğu zaman hastalıkları ve bedensel güçsüzlüğü düşünüyoruz. Oysa yaşlılığın bir de gönül tarafı vardır.
İnsan yaşlandıkça çevresindeki insanlar azalır. Arkadaşlarının bir kısmını kaybeder, çalışma hayatından çekilir, sosyal çevresi daralır.
Bu dönemde aile daha da kıymetli hâle gelir.
Özellikle evlatlarının ilgisi, yaşlı bir anne ve baba için dünyadaki pek çok şeyden daha değerlidir.
Onların maddî ihtiyaçlarını karşılamak elbette önemlidir. Fakat bazen insanın ihtiyacı para değil, hatırlanmaktır.
Bir anneye pahalı bir hediye göndermekle onun yanında yarım saat oturmak aynı şey değildir.
Bir babanın bütün ihtiyaçlarını karşılamakla karşısına geçip sohbet etmek de aynı değildir.
Çünkü insanın karnı ekmekle doyar; gönlü ise muhabbetle.
Çocukken aynı soruyu defalarca sorardık.
Anne cevap verirdi.
Bir daha sorardık.
Yine cevap verirdi.
Yürümeyi öğrenirken düşerdik; elimizden tutarlardı. Yemek yerken üzerimizi kirletirdik; temizlerlerdi. Gece ağlardık; uykularından kalkarlardı.
Şimdi onlar yaşlandığında aynı şeyi birkaç defa anlatabilirler.
Bir kelimeyi unutabilirler.
Yavaş yürüyebilirler.
Teknolojiyi anlamayabilirler.
Bazen bizim çok basit gördüğümüz bir işi yapmakta zorlanabilirler.
İşte tam o anda geçmişi hatırlamak gerekir.
Bizim küçüklüğümüze sabreden insanlara, onların yaşlılığında sabretmek bir lütuf değil; vefadır.
Bugün onların yavaş adımlarından sıkılan insan, bir zamanlar kendi küçücük adımlarını sabırla bekleyenlerin onlar olduğunu unutmamalıdır.
Anne ve babamıza karşı davranışımız yalnızca bizimle onlar arasında kalan bir mesele değildir.
Çocuklarımız da bizi izlemektedir.
Biz kendi anne babamızı ne kadar ziyaret ediyoruz?
Onlarla nasıl konuşuyoruz?
Yaşlandıklarında onlara nasıl davranıyoruz?
İhtiyaçları olduğunda yanlarında oluyor muyuz?
Bütün bunları çocuklarımız görüyor.
Bir bakıma kendi yaşlılığımızdaki muameleyi de bugünden öğretiyoruz.
Çocuğumuza saatlerce “Büyüklere saygılı ol.” demektense, onu dedesinin elini tutarken bizi görmesi belki daha tesirlidir.
Çünkü daha önce de ifade ettiğimiz gibi çocuk, sözden çok hâlden öğrenir.
Henüz Vakit Varken
Anne ve babası hayatta olan insan aslında büyük bir nimetin içindedir.
Belki zaman zaman anlaşmazlıklarımız olabilir. Nesiller arasındaki farklılıklar sebebiyle aynı meseleye farklı bakabiliriz. Fakat bütün bunların üzerinde yılların emeği ve aile bağı vardır.
Bu nedenle henüz vakit varken aramalıyız.
Henüz vakit varken ziyaret etmeliyiz.
Henüz vakit varken aynı sofraya oturmalıyız.
Henüz vakit varken gönüllerini almalıyız.
Ve henüz duyabiliyorlarken:
“Allah sizden razı olsun.”
diyebilmeliyiz.
Çünkü mezarlıkların başında söylenen güzel sözlerin, hayattayken söylenen bir güzel söz kadar gönül alma imkânı yoktur.
Sonuç
Anne ve babanın sessiz çığlığı çoğu zaman yüksek sesle duyulmaz. Bazen kapıya çevrilen bir bakışta, bazen beklenen bir telefonda, bazen de “Ne zaman geleceksiniz?” sorusunda saklıdır.
Onların bizden istediği çoğu zaman büyük şeyler değildir.
Hatırlanmak, aranmak, dinlenmek ve sevilmek...
Bir zamanlar elimizden tutarak bizi hayata hazırlayanların ellerini, güçleri azaldığında bırakmamak gerekir.
Çünkü hayatın değişmeyen hakikatlerinden biri şudur:
Bir zamanlar biz küçüktük, onlar güçlüydü. Gün gelir onlar yaşlanır, güçlü olma sırası bize geçer.
Mesele, o gün geldiğinde onların bize gösterdiği merhameti bizim de onlara gösterebilmemizdir.