Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu ise günahlardan arınma olan bir Ramazan-ı Şerif ayına daha kavuşmak üzereyiz. Bizleri bu mübarek günlere ulaştıran Rabbimize hamdolsun.
Ramazan, takvimdeki sıradan bir ay değildir. O, Müslüman gönüllerde bayram havasıyla karşılanan; birliğin, beraberliğin, yardımlaşmanın ve kardeşliğin zirve yaptığı müstesna bir zaman dilimidir. Daha ilk teravihle birlikte şehirlerin ışığı değişir, sofraların bereketi artar, kalpler yumuşar.
İftarlarımız hayatımıza neşe katar, sahurlarımız huzur verir. Gün boyu tutulan orucun ardından kurulan sofralar sadece yemek yenilen masalar değil; şükrün, paylaşmanın ve nimetin kıymetini bilmenin mekânıdır.
Ancak her yıl dilimize dolanan bir cümle vardır:
“Ah nerede o eski Ramazanlar…”
Bu söz, sadece geçmişe duyulan nostaljik bir özlem değildir. O eski Ramazanların özlemi; samimiyetin, sadeliğin ve hassasiyetin özlemidir. Paylaşmanın gösterişsiz, yardımlaşmanın sessiz, ibadetin daha içten yaşandığı zamanlara duyulan hasrettir.
Bugün ise sofralarımız zenginleşirken dünyanın başka köşelerinde kurulamayan sofralar var.
Başta Filistin olmak üzere mazlum coğrafyalarda insanlar iftarı hurmayla değil, korkuyla açıyor. Sahura alarm sesiyle değil, bombaların gürültüsüyle uyanıyorlar. Bizler çeşit çeşit yemek arasında tercih yaparken, onlar bir lokma ekmeğe muhtaç kalabiliyor.
“Sofrasında bir lokma ekmeğe muhtaç” diyoruz ya…
Keşke sofra kurabilecek bir ortamları olsa.
Keşke başlarını sokabilecek güvenli bir çatıları olsa.
Ramazan ayı sadece aç kalmak değildir. Ramazan, vicdanın da imtihanıdır. Tuttuğumuz oruç, sadece midemizi değil; kalbimizi ve tercihlerimizi de terbiye etmelidir.
Burada hepimize düşen önemli bir sorumluluk var.
Bir yandan zulmün sona ermesi için ellerimizi semaya açarken, diğer yandan o zulmün ekonomik çarkına katkı sunuyorsak, durup düşünmemiz gerekir. Boykot meselesi sadece bir tüketim tercihi değil, bir vicdan meselesidir.
Onlar canlarından vazgeçerken, biz bir alışkanlığımızdan vazgeçemiyorsak…
Onlar evlatlarını toprağa verirken, biz raflarımızdaki bir üründen vazgeçemiyorsak…
Burada ciddi bir muhasebeye ihtiyacımız var demektir.
Mesele yalnızca tek bir marka değildir. Mesele; zulme doğrudan ya da dolaylı destek anlamına gelebilecek tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçirmektir. Ramazan, nefsimizi terbiye ayıdır. Eğer bir içeceği, bir ürünü, bir ticari kazancı terk edemiyorsak; oruç bize gerçekten neyi öğretiyor, bunu sorgulamalıyız.
Elbette kimseye hüküm dağıtmak değil niyetimiz. Ancak Ramazan, her Müslüman için iç muhasebe zamanıdır. Sofralarımızı israftan arındırdığımız gibi, vicdanımızı da çelişkilerden arındırmalıyız.
Bu Ramazan’da dualarımızla birlikte tercihlerimizi de gözden geçirelim. Zulmün sona ermesi için sadece sözle değil, bilinçli tüketimle de tavır ortaya koyalım.
Ramazan; açlığı hissetme ayı olduğu kadar, başkasının acısını anlama ayıdır.
Yüce Rabbimiz bizlere Ramazan-ı Şerif’i hakkıyla idrak etmeyi nasip eylesin.
Mazlumlara yardım eli uzatabilen, vicdanını diri tutabilen kullarından eylesin.
Ve gerçek bayrama, arınmış kalplerle ulaşmayı hepimize nasip etsin.
Âmin.