Bir milletin yarınını merak ediyorsanız, yalnızca bugün sahip olduğu imkânlara, ekonomisine, şehirlerine veya teknolojisine bakmanız yetmez. Asıl bakılması gereken, o milletin gençleridir.
Çünkü gençlik, bir toplumun yarına bıraktığı en büyük sermayedir.
Bugünün gençleri birkaç yıl sonra öğretmen, doktor, mühendis, esnaf, yönetici, anne ve baba olacaklar. Şehirleri onlar yönetecek, çocukları onlar yetiştirecek, toplumun değerlerini onlar taşıyacaklardır.
Bu nedenle gençlik meselesi, yalnızca gençlerin meselesi değildir.
Hepimizin meselesidir.
Gençleri Anlamak
Bazen gençlerden şikâyet ediyoruz.
“Bizim zamanımızda böyle değildi.”
“Şimdiki gençler çok rahat.”
“Hiçbir şeyin kıymetini bilmiyorlar.”
Bu cümleleri toplumda sıkça duyarız.
Fakat gençleri eleştirmeden önce kendimize başka bir soru sormamız gerekir:
Biz onları ne kadar anlamaya çalışıyoruz?
Çünkü bugünün genci, bizim gençliğimizden çok farklı bir dünyanın içerisinde büyüyor.
Bizim aylar içerisinde ulaşabildiğimiz bilgiye o birkaç saniyede ulaşabiliyor. Dünyanın öbür ucunda yaşanan bir hadiseyi anında görebiliyor. Sosyal medya aracılığıyla binlerce insanın hayatına şahit oluyor. Sürekli bir karşılaştırmanın, hızın ve bilgi bombardımanının içerisinde yaşıyor.
Bu kadar imkânın ortasında büyümek, her zaman hayatı kolaylaştırmıyor. Bazen tam tersine insanın zihnini daha fazla yoruyor.
Genç, kendisine sürekli gösterilen hayatlarla kendi hayatını karşılaştırıyor.
Başkasının başarısını görüyor, kendi eksikliğini düşünüyor.
Başkasının sahip olduklarını görüyor, elindekileri küçümsüyor.
Başkasının mutluluğunu görüyor, kendi hayatının mutsuz olduğunu zannediyor.
Oysa ekranda görülen hayat ile gerçekte yaşanan hayat çoğu zaman aynı değildir.
İşte bu çağın gençlerini anlamak istiyorsak önce onların hangi dünyanın içerisinde yaşadığını anlamalıyız.
Gençlere Sadece Nasihat Yetmez
Gençlerle ilişkimizde yaptığımız en büyük yanlışlardan biri, onları sürekli nasihat edilecek insanlar olarak görmektir.
Elbette nasihat önemlidir. Tecrübenin genç nesillere aktarılması gerekir. Fakat genç insan yalnızca konuşulmak değil, dinlenmek de ister.
Bazen bir gencin saatlerce nasihate değil, birkaç dakika gerçekten dinlenmeye ihtiyacı vardır.
“Sen anlamazsın.”
“Sen daha çocuksun.”
“Biz senden daha iyi biliriz.”
gibi ifadeler, gencin yanlışını düzeltmekten çok onunla aramızdaki mesafeyi büyütebilir.
Oysa ona:
“Sen ne düşünüyorsun?”
diye sormak bambaşka bir kapı açabilir.
Belki söylediklerine katılmayacağız. Belki yanlış düşündüğünü göreceğiz. Fakat önce onu dinlersek, daha sonra bizim sözümüzü dinlemesi de kolaylaşacaktır.
Çünkü insan, değer gördüğü yerde gönlünü açar.
Gençlik Bir Arayış Dönemidir
Gençlik, insanın kendisine en fazla soru sorduğu dönemlerden biridir.
Ben kimim?
Nasıl bir hayat yaşamalıyım?
Hangi mesleği seçmeliyim?
Kime güvenmeliyim?
Neye inanmalıyım?
Hayatımın amacı ne olmalı?
Bütün bu sorular genç insanın zihninde dolaşır.
İşte tam bu dönemde gencin yanında doğru insanların bulunması son derece önemlidir.
Ailesiyle konuşamayan genç, kendisine başka bir rehber arar. Evinde anlaşılmadığını düşünen genç, anlaşılabileceği başka çevrelere yönelir.
Bu çevre bazen iyi bir öğretmen, güzel bir arkadaş veya faydalı bir topluluk olabilir.
Fakat her zaman böyle olmayabilir.
Bu sebeple aile, çocuğunun yalnızca nerede olduğunu değil, gönlünün nerede olduğunu da bilmelidir.
Gençlere Güvenmek
Gençlerin en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri de kendilerine güvenildiğini hissetmektir.
Sürekli hata yapacağı düşünülen, her adımı kontrol edilen ve hiçbir sorumluluk verilmeyen bir gençten ileride sorumluluk sahibi bir yetişkin olmasını beklemek kolay değildir.
Sorumluluk, sorumluluk verilerek öğrenilir.
Bazen gençlerin hata yapmasına da izin vermeliyiz.
Elbette onları tehlikeye terk etmekten söz etmiyoruz. Fakat hayatın küçük yanlışları, insanın en büyük öğretmenlerinden biridir.
Bir genç yanlış bir karar verdiğinde hemen onu mahkûm etmek yerine, yaptığı yanlışın sonucunu anlamasına yardımcı olmalıyız.
Çünkü bizim görevimiz, çocuklarımızın önündeki bütün taşları temizlemek değildir.
Onlara taşlara takıldıklarında yeniden ayağa kalkmayı da öğretmektir.
Değer Vermek Başka, Her İstediğini Vermek Başkadır
Günümüzde anne babaların önemli bir kısmı, kendilerinin sahip olamadığı imkânları çocuklarına sunmak istiyor.
Bu son derece anlaşılır bir arzudur.
“Ben yaşamadım, çocuğum yaşasın.”
“Ben alamadım, çocuğum alsın.”
“Ben zorlandım, o zorlanmasın.”
Fakat iyi niyetle başlayan bu düşünce, ölçü kaybolduğunda başka bir probleme dönüşebilir.
Çocuğa değer vermekle çocuğun her istediğini yerine getirmek aynı şey değildir.
Her istediğine kolayca ulaşan bir genç, zamanla elde ettiklerinin kıymetini anlamakta zorlanabilir.
Hayatın her kapısının kendisine açılacağını zannedebilir.
Oysa hayat böyle değildir.
Bazen beklemek gerekir.
Bazen çalışmak gerekir.
Bazen kaybetmek gerekir.
Bazen de “hayır” cevabını kabul etmek gerekir.
Çocuklarımızı hayatın bütün zorluklarından korumaya çalışırken onları hayat karşısında güçsüz bırakmamalıyız.
Ahlâk Olmadan Başarı Eksik Kalır
Hepimiz çocuklarımızın başarılı olmasını isteriz.
İyi okullarda okusunlar, güzel meslekler edinsinler ve kimseye muhtaç olmadan hayatlarını sürdürebilsinler isteriz.
Fakat başarıyı yalnızca diploma, makam ve kazanç üzerinden tarif edersek çok önemli bir şeyi eksik bırakmış oluruz.
Bir genç çok iyi bir eğitim alabilir; fakat merhameti bilmiyorsa eğitimi eksiktir.
Büyük bir makama ulaşabilir; fakat adaleti bilmiyorsa başarısı eksiktir.
Çok para kazanabilir; fakat helâl ile haram arasındaki hassasiyeti kaybetmişse zenginliği onu gerçek anlamda yüceltmez.
Bilgi insanın zihnini geliştirir; güzel ahlâk ise o bilgiyi hangi amaçla kullanacağını belirler.
Bu yüzden gençlerimize yalnızca:
“Ne olacaksın?” diye sormamalıyız.
Belki daha önemli bir soru sormalıyız:
“Nasıl bir insan olacaksın?”
Gençleri Kaybetmemek
Gençler hata yapabilir.
Biz de gençken yaptık.
Fikirleri değişebilir, yanlış insanlara güvenebilir, bazen söylediklerimizi dinlemeyebilirler.
Böyle zamanlarda onlarla aramızdaki köprüleri yıkmak yerine daha sağlam hâle getirmeliyiz.
Yanlışına karşı çıkabiliriz ama kendisini dışlamamalıyız.
Davranışını eleştirebiliriz ama şahsiyetini aşağılamamalıyız.
Çünkü insanı hatasından döndürebilmek için önce ona ulaşabilmek gerekir.
Gönlüne ulaşamadığımız bir gence sözümüzü ulaştırmamız da giderek zorlaşır.
Gençlerden sürekli beklentilerimiz var.
Çalışmalarını, dürüst olmalarını, ahlâklı yaşamalarını, ülkelerine ve toplumlarına faydalı insanlar olmalarını istiyoruz.
Bunları istemekte haklıyız.
Fakat bir de tersinden düşünelim:
Biz gençlere nasıl bir dünya bırakıyoruz?
Onlara adaleti anlatırken ne kadar adil davranıyoruz?
Dürüstlüğü anlatırken ne kadar dürüstüz?
Merhametten söz ederken ne kadar merhametliyiz?
Aile bağlarının önemini anlatırken kendi ailelerimize ne kadar zaman ayırıyoruz?
Gençler yalnızca söylediklerimizi değil, kurduğumuz dünyayı da devralacaklar.
Bu nedenle gençliği düzeltmekten söz etmeden önce, gençlere bıraktığımız mirası da sorgulamak zorundayız.
Gençlik, bir toplumun problemi değil; en büyük imkânıdır.
Yeter ki onları anlayalım, dinleyelim, güvenelim ve doğru örnekler olabilelim.
Onların önüne yalnızca hedefler değil, değerler de koyabilelim.
Çünkü yarının nasıl olacağı, bugün gençlerimize ne öğrettiğimiz kadar onlara nasıl davrandığımızla da ilgilidir.
Bir milletin geleceğini inşa etmek istiyorsak önce gençlerinin gönlüne dokunmalıyız.
Unutmayalım:
Gençler bizim yarınımız değildir yalnızca; bugün elimizde bulunan ve yarına emanet edeceğimiz en kıymetli değerlerimizdir.