Kıymetli okuyucularım sizlere Nasreddin hoca'dan bir öykü anlatacağım. Okuyunca, insan oğlunun önünü, sonunu düşünmeden davranıp sonunda zarar görüp aldandığını görünce iş işten çoktan geçmiş oluyor.
Hoca Nasreddin, eşeğine yüklemiş un çuvallarını, değirmenden dönüyor.
Bizim İyidere ilçemizde Yapraklar Mahallesi ile Köşklü köyünü ayıran derenin ve yolun solunda suyla çalışan Mısır öğütülen, yanı mısır unu yapılan değirmen vardı. Bu dediğim 1960/1980'lı yıllar. O yıllarda beyaz un çok lükstü. Sadece fırınlarda beyaz ekmek yapılırdı.
Rahmetli anneciğim Seher hanımefendi değirmene benide götürdü. O yıllarda öğütülen mısır ununa Zahre denirdi. Suyla dönen koca yuvarlak karataş mısırı kırar un yapardı. Tahta kürekle beyaz çuvalı doldurup eve dönerdik. 2 saat zaman alırdı. Değirmen de öğütülen mısır unu değirmen içinde çok hoş bir kökü yaradı.
Şimdilerde bazı eski değirmenler aslına uygun restore edilerek turizme kazandırılmış, geçmişi yeni nesillere aktaran önemli miraslarımızdır.
İşte, Nasreddin hoca böyle bir değirmenin yanındaki tahta köprüden geçerken çürük tahtalardan biri kırılmasın mı?
Hocanın eşeğinin bir ayağı, kırılan çürük tahtanın arasında sıkışıp kalır. Eşeğini kurtarmak için epeyce uğraşır hoca.
Üç, beş gün sonra hocanın eşeğiyle yine bu köprüden geçmesi gerekiyormuş. Ama eşek, köprü başına gelince birden durur. Hoca, eşeğini iter, çeker eşek yerinden bir türlü kıpırdamaz.
Bunun üzerine Nasreddin hoca; "Benim eşeğim Selçuklu vezirlerinden daha akill,"der. "Sultanlar vezirlerini sürgüne gönderiyor, zindana atıyor, kellerlerini vurduruyor; onlar hâlâ vezir olmak için birbirleriyle yarışıyor. Benim eşekse bir kere bastım çürük tahtaya, bir daha basman diyor!