TÖVBELERİ KUR’AN’LA TESCİLLENEN KAHRAMANLAR
Ramazan TOPCAN

TÖVBELERİ KUR’AN’LA TESCİLLENEN KAHRAMANLAR

Bir tövbe düşünün ki Hz. Allah (Azze ve Celle) ve Resulü tarafından övülsün. Kur’an’la tescillensin. Bu övgü, dilden dile ta kıyamete kadar ulaşsın. Bu yazımda Efendimizin rahle-i tedrisatında yetişmiş o altın neslin tarihe mal olmuş tövbelerini konu edinecek ve onların tövbesinden nasiplenmeye çalışacağız inşaallah.

Yazımın ana konusunu oluşturan tövbe kahramanları; Ka'b Bin Malik- Mürare bin Rebi’ ve Hilâl bin Ümeyye (r.anhum) ise de ben burada olayı Hz. Ka’b bin Malik (r.a.) Efendimiz üzerinden nakletmeye çalışacağım inşaallah.

Hz. Ka'b bin Malik (r.a.) hali vakti yerinde birisiydi. 
Tebük Gazasına gidilecekti. Daha önceki gazalarda gidilecek yeri hiç söylemeyen Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, bu defa Müslümanları toplayarak onlara Tebük'e sefer yapılacağını haber vermişti. 
Mevsim sıcaktı ve meyveler olgunlaşmıştı. Herkes hummalı bir şekilde sefere hazırlanırken Hz. Ka'b; "hazırlığı ne zaman olsa yapabilirim" diyerek, kendi işleriyle oyalandı. Öyle ki, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, yola çıktığı zaman Hz. Ka'b'ın (r.a.) hiçbir hazırlığı yoktu. Hemen hazırlanmak üzere evinden çıktı, ama hiçbir şey yapamadan gerisin geri döndü. 
Kendisi bunu şöyle anlatıyor: 
"Yola çıkıp arkalarından yetişmeyi düşündüm ki keşke yapmış olsaydım. Fakat bu da mümkün olmadı. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, bu gazaya gittikten sonra insanlar arasına çıktığımda, kendime arkadaş olarak ancak münafıklık damgası vurulmuş kimseler ile kadın, çocuk ve hasta vb. gibi âcizleri görmem beni kahretmişti."

Tebük'e varıncaya kadar Hz. Ka’b (r.a.)’ ın ismini hiç anmayan Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, orada Ka'b'ın ne yaptığını sordu. Müslümanlardan biri; “elbiselerine ve boyuna bakıp gururlanması onu cihad yolundan alıkoydu.” deyince, Hz. Mu'az bin Cebel (r.a.) hemen müdahale ederek Ka'b hakkında iyilikten başka bir şey bilmediklerini söyledi. Bu cevap üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, sükût etti.

Sefer sona erip de Müslümanlar Medine’ye doğru harekete geçince, Hz. Ka'b'ı (r.a.) müthiş bir endişe ve telâş kapladı. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz dönünce ona ne diyeceğini düşünüyordu. Bu arada aklına birçok mazeretler geliyor, ama o Resulullah’a (s.a.v.) yalan söylemeyi nefsine yediremiyordu. 
Nitekim Resulullah’ın (s.a.v.) Medine’ye geldiği haberi ulaşınca Hz. Ka'b (r.a.) doğruca Peygamberimizin huzuruna gidip ona hakikati olduğu gibi söylemeye karar verdi. 
Bundan sonrasını kendisi şöyle anlatıyor:
"Resulullah (s.a.v.) Efendimizin huzuruna varıp selâm verdiğim zaman, bana gazaplı bir gülümseyişle; "Gel" buyurdular. Yürüyüp yanına vardım ve önüne oturdum. 
Bana hitaben:
-“Seni geriye bırakan şey nedir? Bana yardım etmek üzere Akabe'de bana bîat etmemiş miydin?” Diye sordu.
Ben de;
-“Evet, Ya Resulellah! Allahu Teâlâ’ya yemin ederim ki, sizden başka şu dünya halkından birisinin yanında bulunsaydım, özür beyan ederek onun gazabından kurtulabileceğimi zannederdim. Zira söz söylemesini çok iyi bilirim. Vallahi, biliyorum ki, bugün yalan söyleyip sizi memnun etsem de Allahu Teâlâ sizi bana gücendirebilir. Eğer doğrusunu söylersem siz bana kızacaksınız. Lâkin ben doğruyu söylemekle Allah'tan (Azze ve Celle) hayırlı netice beklerim. Yemin ederim ki, gazadan geri kalmam için hiçbir özrüm yoktu. Hiçbir zaman, sizden ayrılıp geri kaldığım zamandakinden daha kuvvetli ve zengin değildim.” Dedim.

Hz. Ka'b (r.a.) Resulullah (s.a.v.) Efendimize doğruyu söylerken gözleri önünde, bazı münafıklar yalan mazeretlerle Peygamberimizin (s.a.v.) huzuruna çıkmışlar, Peygamberimiz de bunların bu mazeretlerini kabul ederek kalplerinde yatan niyeti Allah'a (Azze ve Celle) havale etmişti. Fakat Hz. Ka'b (r.a.), Allah ve Resulü huzurunda doğruluktan ayrılmadı.
Hz. Ka'b bin Malik'in (r.a.) bu şekilde olayları olduğu gibi anlatması üzerine Resulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: 
-“İşte Ka'b doğru söyledi. Kalk, Ey Ka’b! Allahu Teâlâ senin hakkında hükmünü verinceye kadar bekle.”
Kalktım. Evime gelirken, Selime oğullarından bazı kişiler, benimle birlikte geldiler ve bana dediler ki: 
-“Vallahi biz, seni bundan önce bir günah işlemiş kimse olarak bilmiyoruz. Ne çare ki sen, seferden geri kalan kişilerin özür diledikleri şekilde Resulullah (s.a.v.) Efendimizden özür dilemedin ve çok âciz duruma düştün. Hâlbuki Resulullah (s.a.v.) senin hakkındaki mağfiret dileği, günahını bağışlatmaya yeterdi.”
Vallahi, Selime oğulları, beni kınamaya o kadar devam ettiler ki, nihayet Resulullah (s.a.v.) Efendimizin yanına dönmek, kendimi yalanlamak istedim. Sonra onlara dönerek sordum: 
-“Bu duruma düşen benden başka bir kimse var mıdır?” 
Onlar da:
-“Evet, iki kişi daha var. Onlar da, Resulullah (s.a.v.) Efendimize senin söylediğin sözün benzerini söylediler. Resulullah (s.a.v.) tarafından onlara da, sana söylendiği gibi söylendi.”
-“Onlar kimlerdir?” Diye sordum. Dediler ki;
-“Mürare bin Rebi’ ve Hilâl bin Ümeyye”

Bu iki zatın, sâlih ve kendileri örnek tutulacak kişiler olduklarını, Bedir savaşında bulunduklarını bana hatırlattılar. Tereddütten vazgeçtim.

Mu'az bin Cebel ile Ebu Katade'ye rastladım. Bana dediler ki: 
-“Arkadaşlarının sözlerini asla dinleme. Doğruluk üzerinde dur. İnşaallah Allahu Teâlâ, senin için bir genişlik, bir çıkar yol yaratır. Özür sahiplerine gelince, eğer onlar özürlerinde sadık iseler, Allahu Teâlâ, bu hususta onlardan hoşnut olur ve bunu, Peygamberine bildirir.”

Bu üç sahabinin Tebük Gazvesine katılmadıkları etrafa yayılınca, herkes onlara yabancı gibi davranmaya başladı. Bunlardan ikisi evlerine kapanmayı tercih ederken, Hz. Ka'b (r.a.) hiçbir şey olmamış gibi namazlarını cemaatle kılıyor, çarşı pazarları dolaşmaya devam ediyordu. Fakat O da bir şeyler sezmişti. Hiç kimseler ona yakın olmuyor, onunla konuşmuyordu. 
Hz. Ka’b (r.a.), Resulullah’a (s.a.v.) yakın yerlerde oturmaya dikkat ediyor ve bu esnada onun çehresine bakmaya çalışıyordu. Ama her defasında Peygamberimiz (s.a.v.) ondan yüzünü çeviriyordu. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin bu kararlı duruşu, Ka’b bin Malik ve iki arkadaşını çok derin üzüntüye ve gözyaşlarına boğmuştu. Adeta dünyaları başlarına yıkılmıştı. Tövbe etmeye başladılar. Allah’tan af bekliyorlardı. Allah’ın hükmü geciktikçe de, her geçen gün dehşetli bir kâbus, her geçen dakika dayanılmaz bir ızdırap yaşadılar. Bu halden iyice bunalan Hz. Ka'b (r.a.), amcaoğlu Hz. Ebu Katade'ye (r.a.) gitti ve ona hitaben: 
-“Ey Ebu Katade! Allah için soruyorum. Allah'ı ve Resulünü ne kadar çok sevdiğimi biliyor musun?”
Birkaç defa sormuş olmasına rağmen sorusuna cevap alamadı. Sorusuna ısrar edince Hz. Ebu Katade (r.a.) kısa bir cevap vererek geçiştirdi: 
-“Allah ve Resulü daha iyi bilir.”
Bunun üzerine Hz. Ka'b (r.a.), mahzun bir şekilde, gözyaşları içinde oradan ayrıldı. 
Günler geçti, haftalar birbirini kovaladı. Kimse Hz. Ka'b'la (r.a.) bir tek kelime konuşmuyor, Hz. Ka'b (r.a.) ise, işin nereye varacağını bilemiyordu. 
Bu arada Hz. Ka'b'ın (r.a.) imtihanını daha da çetinleştiren bir hadise ortaya çıktı. 50 gün devam eden bu ızdırap verici bekleyiş devresinde Hz. Ka’b (r.a.), Gassan'daki Kıptî liderlerinden bir mektup aldı. Mektupta şöyle deniyordu: 
-Efendinizin size uygunsuz muamelede bulunduğunu duydum. Bu durum, sizi değerinizin bilinmediği bir yerde bırakmasın. Yanımıza gelin, size ikramlarda bulunalım.
Bir tarafta haftalardır yüzüne bakmayan, kendisiyle konuşma tenezzülünde bile bulunmayan arkadaşları, diğer bir tarafta da izzet, ikram ve haşmet teklif eden bir davet vardı.
Düşman, Hz. Ka'b'ın (r.a.) bu zayıf anını değerlendirmek istiyordu. Böyle sıkıntılı bir zamanda, böyle cazip bir teklife kim hayır diyebilirdi ki? Fakat Hz. Ka'b (r.a.), tereddütsüz Kıptî liderinden gelen o mektubu yırtıp attı.
Tam bu esnada, Hz. Ka'b'ın (r.a.) durumunu daha da zorlaştıran bir emir daha geldi. Peygamberimizin (s.a.v.) gönderdiği bir elçi, Hz. Ka’b’a gelerek Onun ve iki arkadaşının hanımlarından uzak durmaları istendiğini haber veriyordu. Hanımlarını boşamayacak, ama onlardan ayrı yaşayacaklardı. 
Çile biteceğine daha da şiddetleniyordu. Fakat bu emir de Hz. Ka'b (r.a.) başta olmak üzere arkadaşlarının Resulullah’a (s.a.v.) bağlılığını sarsmadı. İşledikleri hatanın pişmanlığı içinde bütün ruhlarıyla Allah'a (Azze ve Celle) yalvarıp istiğfar ediyorlardı. 
Mü'minler cemaatinden ayrılmak, Allah ve Resulünü terk etmek akıllarından bile geçmiyordu. İmanları böyle bir davranışa asla müsaade etmiyordu. Bundan sonrasını Hz. Ka'b (r.a.) şöyle anlatıyor: 
"İnsanların bizimle konuşmalarının yasaklandığı günün üzerinden 50 gün geçmişti. Sabah namazını kılmıştım. Ruhum çok sıkılmış ve bulunduğum yere sığamaz bir vaziyette oturuyordum. Adeta yerle gök arasında sıkışmış ve gidecek hiçbir yeri kalmamış gibiydim. Tam bu esnada bir ses işittim: 
-Ey Malik'in oğlu Ka'b! Müjde! Müjde! 
Kurtuluş günü gelmişti. Hemen secdeye kapandım.
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, sabah namazından sonra, bu üç Sahabinin tövbelerinin kabul edildiğini halka ilân etmişti. Bunun üzerine Sahabiler müjdeyi kardeşlerine ilân etmek için yarışırcasına koştular ve Ka'b'la birlikte diğer iki Sahabiye müjdeciler gönderdiler. 
Hz. Ka'b bin Malik (r.a.), bundan sonrasını ve Peygamberimizin yanına gidişini şöyle anlatıyor: 
Hemen Resulullah (s.a.v.) Efendimize gittim. Orada bulunanlar beni, büyük bir sevinçle karşılayarak; “Allah'ın, tövbeni kabul buyurması sana kutlu olsun.” Diyerek beni tebrik ettiler. 
Mescide varıp içeri girdim. O sırada, Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, esbabıyla oturuyordu.
Kendisine selâm verdiğim zaman, Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, sevinçten yüzü şimşek çakar gibi bir hâlde olarak bana buyurdular ki: 
-“Seni, öyle bir günün hayır ve saadetiyle müjdelerim ki o, annenin doğurduğu günden beri geçirdiğin günlerin en hayırlısıdır.” Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) Efendimize sordum: 
-“Ya Resulellah! Bu müjde, senden mi, yoksa Allahu Teâlâ’dan mı?” Diye
Efendimiz (s.a.v.):
-“Hayır! Benden değil, Allahu Teâlâ’dandır. Senin ve diğer kardeşlerinin tövbeleri Allah tarafından kabul edildi.” Buyurdular. Zaten, Allahu Teâlâ tarafından sevindirildiği zaman, Resulullah’ın yüzü, sevinçten ay parçası gibi parıldardı. Bunu, biz de yüzünün parıltısından anlardık.
Resulullah (s.a.v.) Efendimizin önüne oturunca dedim ki: 
-“Ya Resulellah! Hem tövbemin kabulüne şükür hem de Allah'ın ve Resulünün rızasını kazanmak için bütün malımdan sıyrılıp sahibi olduğum mallarımı Allah rızası için infak edeceğim.” Dedim. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular: 
-“Malının bir kısmını yanında tut, hepsini dağıtma. Bu, senin için daha hayırlıdır.” 
Bunun üzerine dedim ki: 
-“Öyle ise, Hayber'de hisseme düşmüş olan malı, yanımda tutar, kendime alı korum Ya Resulellah! Allahu Teâlâ beni, ancak doğrulukla kurtardı. Artık ben, tövbemin icabından olarak, bundan böyle sağ kaldıkça, doğrudan başka bir şey söylemeyeceğim.”
Hz. Ka’b (r.a.) ile diğer iki arkadaşının durumunu tasvir eden ayet-i kerimede bunca genişliğine rağmen yeryüzünün onlara dar geldiği, vicdanlarının kendilerini rahatsız ettiği, Allah’ın azabından yine O’na sığınmaktan başka çare olmadığını anladıkları, bu sebeple de Allah’ın kendilerini bağışlayıp tövbelerini kabul ettiği belirtilmektedir. Tevbe suresi 118. Ayet-i kerimede konu şöyle anlatılmaktadır: 
“Savaştan geri kalan üç kişinin de tövbelerini kabul etti. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları da kendilerini sıktıkça sıkmış, böylece Allah (ın azabın) dan yine ona sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hallerine) dönsünler diye, onların tövbelerini de kabul etti. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir.”

Günahlarımız ne kadar büyük ya da ne kadar çok olursa olsun Rabbimizin (Azze ve Celle) mağfiretinin daha büyük olduğunu unutmadan ve hemen büyük bir pişmanlıkla mağfiret dilemeli ve kendimizi düzeltme yoluna gitmeliyiz. 
Ne mutlu hatasını anlayıp tövbe edenlere ve ne mutlu tövbesinde istikamet sahibi olanlara.

Selam ve dualarla…

Ramazan TOPCAN
Balıkesir İl Müftü Yardımcısı

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
 Başarılı sağlık personelleri ödüllendirildi
Başarılı sağlık personelleri ödüllendirildi
MEYDAN PROJESİ BU YIL TAMAMLANIYOR
MEYDAN PROJESİ BU YIL TAMAMLANIYOR